Reformun önde gelen temsilcilerinden biridir Martin Luther. Kilisenin gösterişli yaşamına karşı başlattığı hareket yeni bir mezhebin -Protestanlık- doğmasına sebep olmuştur. Ancak gerek Türkler'in egemenlik alanlarında yaşayan hıristiyanların yaşam standartlarının yüksek olması nedeniyle halkın Türklere karşı olumlu bakış açısına sahip olması, gerekse, Viyana'nın kuşatılmış olmasından dolayı endişelenen Luther, Türk düşmanlığının propagandasını da yapmıştır. Her ne kadar Türklerin gösterişten uzak yaşam biçimlerini ve Allah'a itaatlerini övse de propagandasından geri durmamıştır. Bu bağlamda dualarını etkin birşekilde kullanmıştır. İşte size bu dualardan iki örnek;
"Tanrım yardımcı ol bize sözlerinle. Papa'nın ve Türklerin cinayetini engelle. Senin oğlun olan İsa'yı, senin tahtından indirmek isterler."
"Herşeye kadir Tanrı baba, biz şeytana, Papa ve Türklere karşı hiç günah işlemedik. Bu nedenle onların bizi cezalandırmaları için ne hakları ne de güçleri vardır. ama sen onları öfkenin değneği olarak bizlere karşı eğer istersen kullanabilirsin"

Ülkemizde tarihe bakış açısı insanların siyasi ve sosyal bakış açılarına göre değiştiği içindir ki, Milli Mücadele gibi destansı bir direniş bile karalanabilmektedir. Tıpkı tarihimizdeki diğer önemli olaylara bakış açısı gibi… Milli Mücadeleyi karalamaya çalışanların argümanlarından biri İnönü Savaşları’dır. Bu savaşların yaşanmadığını inatla söyleyen bu çevrelere en güzel yanıt herhalde Yunan Genelkurmay kayıtlarıdır. (Türk Genelkurmayına ve Türk olan hiçbir şeye güvenmedikleri için.) Bu kayıtlara bakıldığında 6-10 Ocak 1921 tarihine denk gelen I. İnönü Savaşı’nın adının Kovalatsa, 23 Mart-1 Nisan 1921 tarihlerine karşılık gelen II. İnönü Savaşının ise Ankaria olduğu görülecektir.
Milli Mücadele’nin çarpışmalar sürecindeki ilk halkalarını oluşturan bu Savaşlar elbette büyük savaşlar kategorisinde yer almamaktadır. Bir Sakarya ya da Büyük Taarruz değildir ama Malazgirt Savaşı’da günlerce süren bir savaş olmamıştır. O zaman Malazgirt Savaşı’da önemsiz midir?
Sonuç olarak tarihi olaylara bakarken siyasi rant ya da kaygılarla hareket etmemek gerekmektedir. Bu durum milletimizin o destansı direnişini küçültmekten, hafızamızı silmek isteyen dış güçlerin ekmeğine yağ sürmekten öteye gitmez

HAZIRLAYAN: FEYZA ZEYBEK
Birinci Dünya Savaşında felâketle neticelenen askerî harekâtın adıdır SARIKAMIŞ.
Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın tarzında taarruza başlamıştır. Erzurum genel istikametinde ilerleyen Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın ilk aylarında meydana gelen bu durum, Ordunun subay ve erleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Ancak ağır zayiat veren 3’üncü Türk Ordusu, geri çekilen düşmanı takip edememiş; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacıyla 8-10 km kadar geri çekilmiştir. Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için ”Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephesi’nde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir. Devamını oku »

Doç.Dr. Hamza Çakır’ın “TARİHİMİZİN İLK MİZAH DERGİSİ DİYOJEN’İN KAPATMA CEZALARINA YİNE MİZAHİ YOLDAN GÖSTERDİĞİ TEPKİLER” isimli makalesinden alıntıdır.
İstanbul’da Teodor Kasap tarafından önceleri Fransızca ve Rumca bir mizah dergisi olarak yayımlanan (Diyojen, “mukaddime”, 24 Kasım 1870) Diyojen, 24 Kasım 1870’de de Türkçe olarak çıkmıştır. Dergi, başlangıçta dört sayfa olarak haftada bir defa Perşembe günleri, 23. sayıdan başlayarak haftada iki kez, 148. sayıdan sonra da haftada üç kez yayımlanmıştır. Daha sonra derginin Ermenice nüshası da basılmıştır.
Teodor Kasap, ilk sayıdan başlayarak yayın hayatına son verildiği 183. sayıya kadarki tüm nüshalarında “Diyojen” logosunun altına, ünlü filozof Diyojen’in İskender’e söylediği: “Gölge etme başka ihsan istemem” söylemine yer vererek siyasal iktidara, besleme basının4 rağbet gördüğü bir ortamda hükümetten hiçbir maddi destek istemediğini ve tek isteğinin yönetimin basın özgürlüğüne müdahale etmemesi mesajı olmuştur.
Derginin çıkış amacı ilk sayının “Mukaddime” kısmında ele alınmış, yazıda halkın düşünceleri ile hükümetin icraatlarını ve maksadını mizahi yoldan ortaya koymak olarak ifade edilmiştir. Bu konular yazılıp çizilirken de halkın günlük hayatta kullandığı sade Türkçe’nin kullanılacağına özen gösterileceği vurgulanmıştır
Dergi, Rus Çarı, Dışişleri Bakanı ve Rus Elçisi hakkındaki esprilerinden dolayı 10 Ocak 1973 tarihinde çıkardığı 183. sayı sonrası kapatılmıştır.
Gönderen : Merve YILDIZ
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.
ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.
Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”
Hazırlayan : Şeyma Şahin
Şeyh Sait tarafından Türkiye’nin doğu bölgesinin bir kesiminde çıkarılan isyandır.( 1 Şubat 1925- 15 Şubat 1925). Elazığ’ın Egil bucağının Piran köyünde saklanan mahkumları aramağa gelen bir jandarma teğmeni kumandasındaki birliklere ateş açılmasıyla başlayan Ayaklanma hızla genişledi. Şeyh Sait ‘in emri üzerine telefon ve telgraf hatları kesildi. İsyancı kuvvetler ilk olarak Genç vilâyetinin Merkezi Drahni’yi ele geçirdiler (16 Şubat). Şeyh Sait, kendisine katılan dört aşiretin kuvvetleriyle birlikte Çapakçur, Muş ve Diyarbakır cephelerini kurdu. İsyancı kuvvetler bir piyade alayını Diyarbakır’a çekilmek zorunda bıraktı (19 Şubat). Üç gün sonra hükûmet kuvvetlerinin yaptığı taarruz da başarısızlıkla sonuçlandı. Ayrıca âsiler yeni bir saldırıya geçerek aynı gün Hani’ye girdiler ve bir süvari alayını pusuya düşürerek esir aldılar. Elazığ, Muş gibi vilâyetlerde Şeyh Sait taraftarları bazı başarılar elde ederek yağma hareketlerine giriştiler. Şeyh Abdullah’ın yönetimindeki isyancılardan bir kısmı Muş cephesinde Varto’yu alarak Erzurum üstüne
yürüdü. Şeyh Sait de emrindeki 5.000 kişilik kuvvetle dört koldan Diyarbakır’a saldırdı ( 7 Mart). Bir yandan da bölge halkına
‘ Halife sizi bekliyor. Hilâfetsiz Müslümanlar olmaz. Hiçbir halife memleketten çıkarılmaz. Şiarımız dindir. Şimdiki hükûmet dinsizlik neşretmektedir. Şeriat isteyiniz. Kadınlar çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik ilerliyor ’ şeklinde bildiriler dağıtıldı. Hükûmet kuvvetleri Diyarbakır’ı yerli halktan da yardım görerek şiddetle savundu ve isyancıları bozguna uğratarak takibe başladı ( 8 Mart). 2 Mart 1925’te doğu illerinde ilân edilen seferberlik uyarınca hükûmet kuvvetlerinden büyük bir kısmı Diyarbakır’a geldi ( 9 Mart). Bu tarihten itibaren hükûmet kuvvetleri âsilerin elindeki yerleri geri almağa başladı. Şeyh Sait maiyetiyle birlikte Varto’nun güneyindeki Carpuh köprüsünde sıkıştırılarak yakalandı ( 15 Nisan). Şeyh Sait isyanını el altından destekleyen Kürdistan Teali cemiyeti reisi eski Şûrayı Devlet reislerinden Seyit Abdülkadir de İstanbul’da ele geçirilerek 12 arkadaşıyla birlikte yargılanmak üzere Diyarbakır’a getirildi. Abdülkadir ve 5 arkadaşı yargılanarak, idam edildiler ( 27 Mayıs). Yapılan kovuşturmada, isyancıların giydikleri yabancı asker üniformaları, üzerlerinde çıkan yabancı paralar, kullandıkları Türk ordusuna ait olmayan yabancı silah ve cephane ve bildirilerin Avrupa’da basılmış oluşu v.b. delillerden isyanın yabancı bir ülkeden ( İngiltere) geniş destek gördüğü ortaya çıktı. Şeyh Sait ve 47 kişi Şark İstiklâl mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi. Karar Diyarbakır’da Siverek kapısında yerine getirildi
( 29 Haziran 1925).
Fatih Sultan Mehmet Bosna’yı fethettikten sonra Bosnalı rahiplere hitaben şunları söylemiştir;
“Ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine şu hususları buyurdum: Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir… Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışarıdan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir.”
İstanbul'un fethi denince akla ilk gelen gemilerin karadan yürütülüp yürütülmediği meselesidir. Hem merak konusudur bu konu hem de tartışma, polemik alanı. Bu olay kimilerini ikiye bile bölmüştür. Özellikle ülkemizde herkesin tarihçi olduğu düşünüldüğünde…. Ancak İstanbul'un fethi sırasında gemilerin yürütülmesi hadisesi dönemin çağdaşı Bizanslı tarihçiler tarafından net bir şekilde ifade edilmiştir. O dönemde bunları yazan Dukas, Kritovulos ve Halkokondilis bu olayı nakletmişler bizlere.
Bizanslı tarihçi Dukas bu tarihi olayı şu ifadelerle anlatıyor:
"İstanbul'un fethinde ise ilk defa toprak denize çevrildi, gemiler tepelerin üzerinden dalgaların üzerinden aşırır gibi yürütüldü."
Daha söze ne gerek…
Halepa Fermanı, Osmanlı Devleti'nin İngiltere ve Rusya gibi devletlerin baskılarıyla Girit'te daha önce yapılan 1868 açılımına ek olarak taahhüt edilen ıslahatlardır. 20 Kasım 1878 tarihinde yayınlanan Ferman'ı Osmanlı Devleti adına asilerle imzalayan -olağanüstü komiser statüsüyle Girit'e giden- Gazi Ahmet Muhtar Paşa'dır.
Halepa Fermanında yer alan haklara göz atıldığında günümüzle ilgili bir takım öngörülerde çıkarılabilir. Fermana göre;
1) Girit valisi beş yıl süreyle atanacaktı. Valinin bir yardımcısı bulunacaktı. Vali Müslüman ise yardımcısı Hıristiyan, Hıristiyan ise yardımcısı Müslüman olacaktı.
2) Girit Genel Meclisi; 49 Hıristiyan, 31 Müslüman üyeden meydana gelecek, aldığı kararlar Osmanlı kanunlarına aykırı olmayacaktı.
3) Hıristiyan kaymakamlar, Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.
4) Girit'te Türkçenin yanında Rumca da resmi dil olarak kabul edilecekti.
5) Vergi gelirlerinin yarısı adanın kamu hizmetlerine harcanacak, eğer adanın geliri giderlerini karşılayamayacak olursa, devlet yardımedecekti.
Verilen tüm bu geniş haklara rağmen adada bulunan Rumlar, Yunanistan'a bağlanma çalışmalarından hız kesmediler. Önce 1908 yılında Girit Milli Meclis'i bağlanma kararı aldı. Balkan Savaşlarının sonucunda ise 1913 yılında kesin olarak Yunanistan toprağı haline geldi

I853-56 yılları arasında meydana gelen Kırım Savaşı neticesinde Avrupalı devletler barış için 1856 Paris Konferansını düzenlediler. Osmanlı devleti burada büyük devletlerin karşısında yer almasını engellemek ve iç işlerine müdahalede bulunulmasını ortadan kaldırmak için 18 Şubat 1856 yılında Islahat Fermanı'nı yayınlamıştır. Dönemin padişahı Abdülmecit'tir. Bu ferman ile Osmanlı Devleti azınlık açılımı yapmaktadır. bu açılımda artık gayrımüslim tebaa askeri okullara girebilecek ve devlet dairelerinde memur olabilecektir. Sultan bu açılımda din özgürlüğü garantisi de vermektedir. Halbuki Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren dini hoşgörüyü büyük ölçüde uygulayan bir devlettir.
Osmanlı Devleti'nin fermanla yapmış olduğu bu açılım, toplumun temelini teşkil eden ana unsur konumundaki müslümanlarca tepkiyle karşılanmıştır. Reşid Paşa, hükümeti kaçınılmaz olan gerilimlere hazır olması konusunda uyarmıştır. Ahmed Cevdet Paşa ise bugünü Müslümanlar için acı ve keder günü olarak tanımlamıştır.
Elbetteki Islahat Fermanı ya da günümüz yaklaşımlarına göre bu azınlık açılımı istenilen sonuçları verememiştir. Ülke içinde misyonerlik faaliyetleri hızlanmış, Balkan topraklarındki gerilimler hızla artmış ve toprak kayıplarının zemini hazırlanmıştır.